KONUNUN KURAN'DAKİ TARİFİ

Daha önceki bölümlerde nasıl gördüğümüzü ve duyduğumuzu anlatırken kulağımıza gelen ses dalgalarının sinirler aracılığıyla bir elektrik sinyali olarak beyne iletildiği ve duyma işleminin beyinde gerçekleştiği anlatılmıştı. Ancak tüm bunlardan daha dikkat çekici olan, beynin içinde, tüm bu kusursuz işlemlerin sonucunda üç boyutlu ve rengarenk görüntüyü gören, sesleri hiçbir kusur olmadan duyan, yüzlerce farklı tadı birbirinden ayırt edebilen, düşünebilen, hissedebilen, hesap yapabilen bir varlığın bulunmasıdır. Beyin sadece gözden, kulaktan, burundan, dilden, deriden gelen elektrik sinyallerini kendinde toplar. Ancak beynin içinde bu sinyalleri yorumlayan, yani görüntüyü gören bir başka varlık vardır.

İşte şaşırtıcı olan da budur. Bu varlık göze ihtiyaç duymadan gören, kulağa ihtiyaç duymadan duyan, gördüklerini işittiklerini idrak eden bir varlıktır. Bilim adamları da bu konuda açıklamalar yapmışlardır bugüne kadar. R.L. Gregory isimli yazar bu konuyla ilgili durumu şöyle açıklamıştır:

"Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,... ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün olamaz." R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, s. 9


Görüldüğü gibi, bu yazar aslında gerçeği anlamış ve açıkça ifade etmiştir. Ama materyalist görüşleri nedeniyle "içteki göz"ün kime ait olduğunu cevaplayamamış ve gerçeği baştan reddetmiştir.

Bugüne kadar yapılan incelemeler ve gözlemlerle böyle bir merkeze, varlığa rastlanmamıştır. O halde insanın beyninde oluşan bu sesi, müziği, insan konuşmasını dinleyen insanın şuurudur, Şuur derken beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası, sinir hücrelerinden bahsedilmeği açıktır. Bu şuur, Allah'ın yarattığı ve insana vermiş olduğu RUH'tur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz. Bu, Allah'ın bir mucizesidir.

Öyleyse bu açık ve ilmi gerçeği öğrenen her insanın aslında beynin içindeki birkaç cm3'lük, kapkaranlık mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran Yüce Allah'ı düşünüp O'ndan korkup O'na sığınması gerekir.
Ruhun önemli bir özelliği de gördüğü görüntüden etkilenmesidir. Görüntüler ruhta doygunluk, acı, neşe, korku gibi hislerin oluşmasına yol açar. Yani bu görüntüler ruhu etkileyecek, ruh ise bu görüntülerden etkilenecek şekilde yaratılmıştır. Bu şekilde kendimizi kişiye özel bir dünyada, bir imtihan ortamında buluruz. Böylece dünya hayatı dediğimiz şeyin ruh tarafından seyredilen özel görüntüler olduğu ortaya çıkar.

Herkesin kolaylıkla anlayabileceği gibi bize herşeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah'tır. Bu görüntüler kesintisiz olarak ruhumuza izlettirilir. Allah bu şekilde hepimizi kendi dünyamızda yaşatmakta ve imtihan etmektedir.

Bunu bir televizyon yayını gibi de düşünebiliriz. Yani Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından algılanmasını sağlar. Bu yayın kesilmediği ve değişmediği sürece, yani Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz, halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışında bir dış dünya ile muhatap değilizdir.

Ruhun varlığı açık bir şekilde ispatlandıktan sonra geriye bu görüntülerin kaynağı ve sebebi kalır. Ayrıca bütün buraya kadar anlatılanlardan çıkaracağımız hayati öneme sahip sonuçlar var. Birinci konu, görüntülerin kaynağı ve mahiyetidir. İnsanlar maddi bir varlıkla muhatap değildir ve sadece algılardan oluşmuş mükemmel bir dünyayı seyrederler. Bu görüntülerin mükemmelliği, yaratılışındaki sanat, ilim, hikmet gibi unsurlar bize üstün Yaratıcımızı tanıtmaktadır. Herşeyi yaratan Allah'tan başka mutlak varlık yoktur. Allah'ın varlığı dışında kalanlar bize Allah'ın görüntü olarak gösterdiği tecellileridir. Allah bütün gücün, aklın, ilmin, sanatın, kudretin, hikmetin sahibidir. Biz görüntüleri, görüntülerin yaratılışındaki üstün ilmi, ruhun görüntü karşısındaki durumunu düşünerek Allah'ın varlığının ve sıfatlarının en mükemmel şekilde farkına varırız. Eğer biz bu gerçeği bu şekilde bilmezsek, Allah'a iman konusunda büyük eksiklikler yaşar, çok yanlış kanaatlere sahip oluruz.

Gördüğümüz herşey bize seyrettirildiğine ve bu görüntüler maddenin aslı olmadığına göre Allah'ın varlığı dışında mutlak anlamda bir varlık yoktur, olması da mümkün değildir. Varlıklar, bizim için sadece ruhun gördüğü görüntüler, gece gördüğümüz rüyalar gibi bir hayal, bir algı şeklinde vardır. Bunun dışında bir şeyin mutlak olarak var olduğunu iddia etmek, onunla muhatap olabildiğini söylemek yanlış bir inançtan kaynaklanmaktadır.

Ayrıca, herşey Allah'ın yarattığı bir algı olduğu için, hiçbir varlığın da Allah'tan bağımsız bir güç ve iradesi yoktur. Bazı insanlar Allah'ın varlığını anlatmaya çalışırken, "Allah'ı göremiyoruz ama radyo dalgalarını da göremiyoruz ve radyo dalgalarının var olduğunu biliyoruz. O zaman Allah radyo dalgası gibi vardır" tarzında mantıklar kullanırlar ki bu çok yanlıştır. Bu mantıkla düşünen insan, maddeyi mutlak varlık kabul etmekte, Allah'ı ise (Allah'ı tenzih ederiz) maddeyi çevreleyen soyut bir varlık gibi düşünmektedir. Oysa gerçekte Allah mutlak varlıktır, diğer varlıklar O'nun yarattığı tecellilerdir. Allah vardır, diğer herşey birer gölge varlıktır.

Maddenin kendi başına Allah'tan bağımsız olduğuna inanan bir insan, elbette ki herşeyi kendi inancına göre değerlendirecektir. Allah'ın sonsuz gücünü, sonsuz ilmini, mutlak varlığını kavrayamayanlar, Allah'ın varlığı hakkında çok yanlış görüşlere sahiptirler. O'nu göklerde bulunan, dünya işlerine müdahale etmeyen bir varlık olarak tasvir ederken yaşadıkları dünyanın tek elle tutulur gerçeklik olduğuna inanırlar. Hatta az önce de bahsedildiği gibi pervasızca asıl maddi varlıkların kendileri olduklarını, (Allah'ı tenzih ederiz) Allah'ın ise bir hayal, maddi olmayan ruhani bir varlık olduğunu, maddeye de etki etmediğini düşünür ve savunurlar.

Bu konuyu Allah Kuran'da birçok yerde açıklamıştır. Bazı ayetlerin daha iyi açıklanması bakımından da son derece önemli olan bu konunun üzerinde düşünülmesi gerekmektedir. Sizin gibi, maddenin bir nevi hayal olduğunu anlayan insanlar için artık herşey açık ve anlaşılır bir hale gelir. Böyle bir durumda insan, Allah'ın kendisine ne kadar yakın olduğunu bir anda kavrar. Böylece Allah hakkında yapılan yanlış yorumlar, insanların sahip olduğu yanlış inançlar da hemen gün ışığına çıkar. Ama bu gerçekler düşünüldüğünde anlaşılır ki aslında hayatı boyunca insana en yakın olan varlık, Allah'tır.

Kaf Suresi'nin 16. ayetinde Allah insan için, "Biz ona şah damarından daha yakınız" demektedir. İsra Suresi'nin 60. ayetinde ise, "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" şeklinde bu gerçek belirtilmiştir. Ancak bir insan, bedeninin "madde"den ibaret olduğunu zannettiğinde bu önemli gerçeği kavrayamaz. Örneğin "kendi" zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm. gibi bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bir şeyle muhatap olmadığını, yalnızca zihnindeki algılarla karşı karşıya olduğunu kavradığında artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır.
Allah bu konuyu bize pek çok ayetle bildirmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Hele can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)

Bir başka ayette ise bu konudan şöyle söz edilir:

Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)

Bakara Suresi'nin 255. ayetinde de şöyle buyrulur:

Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür."

Bakara Suresi'nin 115. ayetinde de, "Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir" şeklinde hükmedilmektedir.

Maddenin gerçek mahiyetinin anlaşılması, insanların karşısına daha pek çok önemli gerçekleri de çıkarır. Bu gerçeği düşünen insan Allah'tan başka bir mutlak varlık olmadığını, herşeyi Allah'ın yaratıp her an kontrol ettiğini anlar. Örneğin Neml Suresi'nin 64. ayetinde Allah, "halkı sürekli yaratmakta olan" olduğunu haber vermiştir. Yani herşeyin her an yaratıcısı Allah'tır. Fatır Suresi'nin 41. ayetinde bu gerçek, "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz…" şeklinde açıklanmaktadır. Yani kainattaki herşey, her an Allah'ın hakimiyeti altındadır; O'nun izni ve yaratmasıyla varlığını sürdürmektedir.

Allah'ın yarattığı ve ruh tarafından algılanan görüntülere müdahale etmek söz konusu değildir. Bize seyrettirilen görüntüde ne varsa onu görürüz. Bu görüntüyü değiştirmek veya ona etki etmek mümkün değildir. Bu aşamada kader konusu da rahatça anlaşılır. Allah'ın yarattığı görüntülerde ne seyrediyorsak o bizim kaderimizdir. Kendi hayatımız olarak algıladığımız belirli olayların akışını bir filmi izler gibi seyrederiz. Bizim için takdir edilen kaderde ne varsa onu hisseder, onu algılarız.

Bu konu Kuran'da, İnsan Suresi'nin 30. ayetinde: "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.", Enfal Suresi'nin 17. ayetinde ise: "... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." şeklinde açıkça belirtilmiştir. Saffat Suresi'nin 17. ayetinde ise aynı gerçek: "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır" diye haber verilmiştir. Bu ayetler, insanın Allah'tan bağımsız olmadığını göstermektedir.

Ayrıca insan kadere müdahale edemediği gibi kaderinde olmadığı sürece bir adım bile atamaz. Mesela insanın ömrü uzamaz veya kısalmaz. Bu gerçeği Allah Kuran'ın Sebe Suresi'nin 30. ayetinde: "De ki: "Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz, ne de (bir an) öne alınabilirsiniz" şeklinde belirtmiştir.


http://www.harunyahya.org/cep_kitaplari/madde/res/smlat122.jpg
... Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.
(Al-i İmran Suresi, 185)

Buradan da anlaşılacağı gibi hiçbir şey tesadüfen olmaz, kazayla veya şans eseri bir olayla karşılaşılmaz. Herşey Allah'ın belirlediği şekilde, belirlediği vakitte meydana gelir. Bunu engellemek ya da değiştirmek insanların elinde değildir. Yani insanların böyle bir gücü yoktur.

Her olay, her an Allah yarattığı için bir hikmet, bir hesap ve bir ilim taşır. Hiçbir şey boş yere yaratılmaz. Mesela bir iş adamı Ankara'ya gitmek için uçağa biniyor ama son anda cüzdanını havaalanında unuttuğunu hatırlayıp uçaktan iniyor, o olmadan havalanan uçak düşüyor ve böylece iş adamı ölmüyor. Böyle bir durumda kader gerçeğini kavramamış bir kişi, bu adam için "Ölümden kurtuldu, kaderini değiştirdi" gibi şeyler söyleyecektir.

Aslında bu kişinin yaşadığı her an onun kaderinin bir parçasıdır. Uçağa binmesi, cüzdanı unutması, uçağın düşmesi ve dışarıdan bakan bir kişinin yaptığı yorumlar hep kaderinde vardır, bir değişiklik olmamıştır. Kader aslında tüm hayata hakim olan bir bütün şeklinde yaratılmıştır. Bu kader ilk yaratma anında bellidir. Yani insanın ömrünün uzaması veya kısalması söz konusu değildir. Hasta olan kişi kaderinde hasta olduğunu, ölüme yakın olduğunu, tedavi olduğunu ve iyileştiğini görür. Bütün bu olaylar belirli bir sırada ilerler ama aslında tümünün sonucu baştan bellidir.

Allah insanlara bu durumu şöyle bildirir:

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)

Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, yeryüzünde gerçekleşmiş ve gerçekleşecek olan her olay, henüz bu evren yaratılmadan Allah katında yazılmıştır. İşte bu nedenle de insan henüz dünyaya gelmeden, hatta annesi, babası, dedesi bile dünyada yokken yapacağı konuşmayı da Allah bilmektedir.

Bu gerçeğin öğrenilmesi, insana karmaşık gelen birçok konunun da, kolayca anlaşılmasına vesile olur. Burada en önemli konu, Allah'ın tek mutlak varlık, tek güç sahibi olması ve herşeyi sarıp kuşatmasıdır. Allah bize şah damarımızdan da yakındır. Herşey kontrolü altındadır, herşeyi Allah en güzel şekilde düzenleyip belirlemiştir. İnsan sadece kendisi için belirlenmiş kaderi seyreder. Bu ise her türlü maddi veya manevi endişeyi, gelecekle ilgili korkuları yok eder. İnsanın dünyaya yönelik tutku ve hırsları önemini yitirir, yalnızca Allah'ın rızası önem kazanır. Böylece insan, olayları gerçek anlamıyla ve doğru bir şekilde görüp yorumlar. Ve herşeyin yaratıcısı ve mutlak hakimi olan Allah'ın gücünün ve hakimiyetinin farkına varır.

Bütün bu gerçeklere rağmen tarihte çeşitli sapkın anlayışlar olmuştur. Mesela bazı akımlar konuya tek açıdan bakmış ve "ibadete ne gerek var, zaten herşeyi Allah yapıyor" demişler ve ibadetleri terk etmişlerdir. Bazıları ise "insan boşuna uğraşıyor" diyerek miskin bir davranışı benimsemiş, hiçbir şey için çaba göstermez olmuşlardır. Daha da sapkın bir görüşe sahip olanlar ise kendilerini (Allah'ı tenzih ederiz) Allah ile bir görecek derecede ileri gitmişlerdir. Bu tarz sapkın görüşlere kapılan kişilerle ilgili olarak Enam Suresi'nin 148. ayetinde, "Şirk koşanlar diyecekler ki: 'Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık.' Onlardan öncekiler de, Bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki: 'Sizin yanınızda, Bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak 'zan ve tahminle' yalan söylersiniz.", denilerek zan üzerine hareket eden bu tarz kişilerin aslında yalancı oldukları vurgulanmıştır.
Allah dünyada bir imtihan ortamı yaratmış ve insanlara elçiler ve kitaplar göndererek onlara doğru yolu ve sorumluluklarını bildirmiştir. İnsanlar da, beden görüntüsüyle bağlı oldukları bu imtihan ortamında Allah'ın bildirdiği şekilde davranmakla yükümlüdürler. Yani bu görüntülere verdikleri tepkilerin sorumluluğunu taşırlar. Ahirette de, bu görüntü ortamında yaptıkları şeylerin karşılığını cennet veya cehennem olarak görürler.

Konunun iki yönü var; birincisi zahiri yani görünen yönü. Bu açıdan bakıldığında insan her yaptığı şeyden sorumludur. İnsan, beden görüntüsüyle bu dünyaya bağlıdır ve ruhu bu görüntü dünyasında meydana gelen olaylardan etkilenir. Yani acıkınca beden görüntüsünü yemek görüntüsüyle doyurmak zorundadır. Beden hastalanınca, doktor ve ilaç görüntülerine başvurmalı, yorulunca uyumalı ve dinlenmek zorundadır. Bütün bu olayların ve hislerin yaratılışında sonsuz bir ilim ve hikmet vardır. İlk bakışta bu şekilde görünen hayatın esas anlamını anlamak ve gerçeği görmek ise olayın ikinci, yani batıni yönüdür. Bu gerçeği keşfeden insan aslında Allah'tan bağımsız hiçbir gücü olmadığını, sadece zihnindeki dünya ile muhatap olduğunu ve tüm gücün Allah'a ait olduğunu anlar. Böylece hayata ve dünyaya gerçek değerini verir.

Bu konu Şuara Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:

Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur. Bana yediren ve içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur. Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur. (Şuara Suresi, 78-82)

Bütün gücün Allah'a ait olduğunu, Allah'tan başka dost ve yardımcı olmadığını anlayan insan bu sayede, Allah inancında ve ibadetlerinde tam bir samimiyeti yakalar. Bu olayın şuurunda olduğu sürece dünyanın yıkıcı ve bozucu etkilerinden kurtulmuş olur. İlaç içer ama iyileştirenin Allah olduğunu bilir, yemek yer ama doyuranın Allah olduğunu bilir yani aynı hayatı yaşamaya, gerçeğin farkında olarak devam eder.

İnsanların maddesel dünyanın gerçek mahiyetini bilmeden davranınca hangi güç durumlarda kaldıkları ve gerçeği öğrenince gösterdikleri tepkilerin sebeplerini düşünelim.

Bizi ve herşeyi yaratan Allah, Kuran ve elçileri vasıtasıyla bize doğru olanı, güzel olanı, yanlış ve kötü olanı açıkça bildirmiştir. Burada sadece birkaç tanesini okuduğumuz ayetlerin dışında, Kuran'da hayatının her yönünde insana rehberlik edecek, doğru yolu gösterecek öğütler vardır. İnsanın en önemli işlerinden biri, Yaratıcımızdan gelen bütün öğütleri, emirleri, yasakları, mesajları en iyi şekilde öğrenip, anlayıp uygulamaya çalışmaktır. Bunun önünde bir mazeret olmaz. Aksi halde Nur Suresi'nin 39. ayetinde: "İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir" şeklinde belirtildiği gibi, kişinin hayal olan bir hayatı şuursuzca yaşayıp pişman olacağı bir sonla karşılaşması muhtemel olacaktır.

http://www.harunyahya.org/cep_kitaplari/madde/res/iyiresi1.jpg

Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. (Rum Suresi, 26)

   Enam Suresi'nin 70. ayetinde Allah, "Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır..." şeklinde buyurmuştur. Bu ayetten anlaşılacağı gibi kibirli, kendini beğenmiş hatta kendini adeta bir ilah gibi gören bazı kişiler, aslında sinema perdesindeki bir görüntü gibi hayal olduklarını anladıklarında o gururun yerini büyük bir acizlik ve küçüklük duygusu alacaktır. Dünya sevgisi ile tutkuya kapılanlar, sahip oldukları herşeyin bir hayal olduğunu görünce dünyanın, çocuklarının, makamlarının, servetlerinin, çevresinde güç sahibi olarak gördüğü arkadaşlarının hepsinin Allah'a ait olduğunu, Allah'ın hakimiyeti altında olduğunu anlayıp derinden sarsılırlar. Bu durumda da iki tane seçimleri olur. Ya madde ve dünyaya olan tutkuları sona erer ve Allah'a yönelirler ya da tam tersine bu gerçeği unutmaya çalışıp dünyaya daha çok sarılırlar. Ama kendi kendilerini kandırdıklarını bildikleri için de hep huzursuz, gerilimli ve azap dolu bir yaşam sürerler.

Aslında birçok insan bu konuyu çeşitli vesilelerle öğrenir. Eğer bu konu tek başına görüntülerin beyinde olduğuyla sınırlı kalsaydı şu an herkes bunu kabul ediyor olabilirdi. Ancak dış dünya ile muhatap olamadığını, herşeyi beyninin içinde algıladığını anlayan bir insan hemen ikinci aşamayı, yani bu görüntüleri Allah'ın yarattığını ister istemez fark eder.

Bütün hayatını sahip olduğu ve arzu ettiği maddi değerlerin üzerine kurmuş bir insan bu durumda gerçekleri anlamazlıktan gelmeye yönelebilir. Çünkü bu gerçekler ona, Allah'ın ve buna bağlı olarak hesap gününün, cennet ve cehennemin varlığını da hatırlatır. Eğer karşımızdaki şuurlu ve vicdanlı bir insansa hayatını bu gerçeğe göre yeniden düzenler. Ancak bazı insanlar bu olayı fark edince paniğe kapılıp kendilerini kandırmayı tercih edebilirler. Çünkü bu gerçek onlara korku ve endişe verir, unutmakla veya gözünü kapatmakla gerçeklerden kurtulacaklarını düşünebilirler. Gerçekleri kavrayamayan insanların durumuna ayetlerde şöyle dikkat çekilmektedir:

Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır. (Rum Suresi, 7)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Kuran'da şeytan anlatılırken onu azdırıp Allah'a isyan ettiren sebeplerin başında madde sevgisi ve mutlak varlık olma hırsı vurgulanmaktadır. Bu şeytani tutku insanı büyük bir hırsla dünyaya bağlamak ister. Hayal olmak "hiç"lik olmak, azametli, gururlu insanların asla kabul etmeyecekleri bir gerçektir. Öyle bir gerçek ki reddi mümkün değil, yaşanarak ispatlanıyor ancak buna rağmen dünya hırsı ve onu kaybetme ihtimali bazı kişilerin bu apaçık hakikati düşünmesini engeller. Kuran'da şeytanın kendini beğenmişliği ve azgınlığı şöyle haber verilmektedir:

... Onlar da İblis'in dışında secde ettiler. O secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi ki: Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan neydi? (İblis ) Dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım; Beni ateşten yarattın onu ise çamurdan yarattın. (Araf Suresi, 11-12)

Ayrıca bir hayalden başka bir şey olmayan şeyler sanki varmış gibi davranan bu insanlar, içinde bulundukları durumu fark etseler çok zor durumda kalırlar. Bir hayal peşinde ömrünü geçirip en sonunda durumu fark eden bir insanın pişmanlığı ve küçük düşmesi Kehf Suresi'nde şu şekilde açıklanıyor:

De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. (Kehf Suresi, 103-104)

Bu insanların en büyük hatası ise gerçekleri unutup dünyaya hırsla bağlanmalarıdır. Halbuki insan Allah'a teslim olsa, O'na güvenip dayansa, gerçeklerden kaçmayı bıraksa çok mutlu, huzurlu olur ve güven içinde yaşar. Allah, Kendisine yönelen insanlara daima doğru yolu gösterir, en güzel çözümleri onlara verir. Bu müjde ayetlerde şöyle haber verilmektedir:

… Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir… (Talak Suresi, 2-3)